Fotoğraf: James Peacock | Kaynak: Unsplash
İngilizce’de “resilience” olarak adlandırılan bir kavram var. Türkçe’ye çevrilirken “duygusal dayanıklılık” şeklinde bir karşılık bulduğuna tanık oluyorum kimi zaman.
Oysa duygusal zekâ açısından bakıldığında “resilience” tahammülle değil toparlanmakla, duygusal kararlılık sergilemekle ve duygusal açıdan dengede olmakla ilgili bir kavram.
Dayanıklılık kavramına kimi zaman çok katı bir çerçeveden bakabiliyoruz. Komandonun çamurların içinde sürünmesi, boksörün bir raunt daha ringde kalması, futbolcunun bir gol daha atmak için koşması gözümüzün önüne geliyor belki. Bunu iş hayatımıza yansıttığımızda gün içerisindeki uzun çalışma süreleri; kendimizi ve sevdiklerimizi ihmal etmek, hatta yaşantımızın dengesini bozmak pahasına sarf ettiğimiz yoğun çaba, vb. gayretleri görebiliriz. Zorluklara ne kadar göğüs gerer, dişimizi ne kadar sıkarsak o kadar dayanıklı ve sonunda da başarılı olacağımıza inanırız.
[Dayanma/kaldırabilme/taşıma = Başarı] formülünü gerçekleştirmeye çalışırız çoğu zaman.
Psikologlar dayanıklılığı, aksilikler, travma yaratan olaylar, trajik deneyimler, aile içi anlaşmazlıklar, ciddi sağlık sorunları, işyerinde yaşanan sıkıntılar ve maddi zorluklar gibi önemli olumsuzluklar karşısında hayatla uyumlanma becerisi olarak tanımlıyor. Dayanıklılık, bu zor deneyimleri olumlu biçimde geride bırakmayı içerdiği kadar, derin bir kişisel gelişimin de kaynağı olabilmekte.
İzin verirseniz, “resilience/duygusal dayanıklılık” kavramını “duygusal esneklik” olarak adlandıracağım*. Duygusal esneklik, deneyimlediğimiz her ne ise onu olduğu şekliyle ve gerçekliğiyle kabul etmekle başlıyor. Böylece doğaçlama hareket edebiliyoruz. Doğaçlama yaşayabilmek, olumsuz zamanlardan ve durumlardan anlam çıkarabilmekle; bu deneyimin bize ne söylemeye çalıştığını anlamaya çalışmakla ve en önemlisi kendimizi bir kurban olarak görmemeyi başarmakla mümkün. Böyle bir beceriyi hayata dahil etmek, bir önceki cümlede yazıldığı kadar kolay değil. Yaşanan bir olumsuzluktan veya acıdan anlam çıkarabilmek gerçekten büyük bir farkındalığa sahip olmayı gerektiriyor.
Çocukluğumuzda çoğumuzun oyuncak sepetinde bir hacıyatmaz bulunmuştur diye hayal ediyorum. Ne yaparsak yapalım o hacıyatmaz asla ve asla “yatmazdı”! Yere yatay konuma getirip serbest bıraktığımızda iki yana sallanır, bazen sallanırken kendi etrafında da döner; ama her zaman ilk konumuna geri döner ve dimdik durmaya devam ederdi. Dengesine kavuşurdu yani.
Hayata mizah katmak onu yaşanır kılarmış. Koyu renk takım elbiselerin, şık döpiyeslerin, rugan ayakkabıların içinde kendimizi yıkılmaz kaleler gibi görürken bir an için bir hacıyatmaz olduğumuzu hayal etsek?
Affınıza sığınarak sormak isterim: “Gözünüzde nasıl bir hacıyatmaz canlanırdı?”
Bu yazım ilk olarak 15 Mart 2021 tarihinde Linkedin’de yayımlandı.
https://www.linkedin.com/pulse/duygusal-dayan%25C4%25B1kl%25C4%25B1l%25C4%25B1k-unal-elbeyli
