İş hayatında çalışanları en çok motive eden unsurlardan biri, kişisel gelişim odaklı eğitimlerdir. Meslekî uzmanlığı ve becerileri arttıran teknik eğitimlerden farklı olarak bu tarz eğitimlerin kendine özgü bir tınısı vardır.
Özellikle teknik disiplinlerde yüksek öğrenim görmüş çalışan kesim, mesleki bilgilerinin çalışma ortamında tek başına yeterli olmadığını yaşamaya veya en azından hissetmeye başladığında bu eğitimlere daha fazla ilgi ve hattâ ihtiyaç duyar hâle gelir. Hele ki, yöneticileri de kendilerinin bu eğitimleri almaları yönünde görüş bildirdiğinde bunun kariyer basamaklarını çıkabilmeleri için önemli olduğuna inanırlar.
İşte bu yaklaşım çerçevesinde bir çalışan, kişisel ve yönetsel becerilerini geliştireceğine inandığı bir dizi eğitime katılır. Hele bir de konusunda bilgi ve tecrübe sahibi eğitmenlere denk gelirse o eğitimler çoğu zaman ufuk açan deneyimlere dönüşür.
Peki, öğrenmek tek başına yeterli mi? Öğrenmenin kazanımı her zaman bilgi midir? Yoksa bu eğitimlerde yalnızca malumat edinmekle mi yetinilir? Öğrenilen bir şeyin bilgi hâline gelebilmesi için kişinin onu hayatına ve ilişkilerine yansıtması gerektiğine inanırım. Davranışlarda kendini göstermeyen, dolayısıyla kişinin hayatında yer edinmeyen bir öğrenme hâli zamanla silikleşir ve nihayetinde kaybolur.
Burada, öğrenmenin davranışlara, ilişkilere ve hayata yansımadıkça gerçek anlamını bulamayacağına dair görüşlerimi kaleme aldığım ‘Bilgi Sahibi Olmak mı, Bilge Olmak mı?‘ başlıklı yazımla da doğal bir bağ kurduğumu hissediyorum.
Öğrenmenin asıl amacı zihni daha fazla bilgiyle doldurmak değildir. Asıl amaç, öğrenilenlerin birbirini anlamlandırabileceği bir zemin hazırlamaktır. Birbirinden kopuk malumat ne kadar çoksa zihindeki karmaşa o denli artacaktır. Aralarındaki bağlantılar güçlendiği zaman ise anlayış derinleşecektir.
Öte yandan öğrenilenlerin davranışlarda ve ilişkilerde kalıcı olabilmesi için üzerlerinde düşünmek ve akıl yürütmek gerektiği görüşündeyim. Öğrendiğimiz her yeni konu üzerinde akıl yürütmek ve onu daha önce bildiklerimizle ilişkilendirmek, daha geniş bir zihinsel yapı oluşturmamızı sağlar. İşte, bilişsel ve yönetsel becerilerin kalıcı hâle gelmesi ve malumatın bilgiye dönüşmesi ancak bu bütünlük sayesinde mümkün olur.
Zihnimizi bir bardağa benzetelim. Bir bardağın taşıyabileceği su miktarı nasıl hacmine bağlıysa zihnimizin taşıyabileceği bilgi de onu anlamlandırma kapasitesine bağlıdır. Eğitimler yoluyla edindiğimiz her yeni malumatı, daha önce öğrendiklerimizle ilişkilendirebildiğimiz ölçüde bardağın hacmi de artmaya başlar.
İşte bu yüzden, bizim için en önemli amacın bardağı büyütmek olması gerektiği kanaatindeyim. Hacmi büyümedikçe içine yeni ne koyarsak koyalım, bardağın taşacağını ve öğrendiğimizi sandığımız ne varsa bir süre sonra silinip gideceğini unutmayalım. Aksi takdirde, öğrenmenin kişisel ve yönetsel becerilerimizde yaratmasını arzu ettiğimiz değer de ortaya çıkmayacaktır.
Hayatımız boyunca peşinden koşmamız gereken, bardağı sürekli doldurmaya çalışmak değil; önce onu büyütmek olmalı. Ancak büyüyen bir insan yeni bilgiyi taşıyabilir. Aksi hâlde bugün öğrendiklerimizin bir kısmı yarın sessizce taşar ve geriye yalnızca hatırladığımızı sandığımız kırıntılar kalır.
Fotoğraf: Dharmjeet Kumar | Pexels
