Bundan yaklaşık 8 ay önce yaptığım bir iş başvurusuna aldığım aşağıdaki mesaj zihnimde kimi soruların canlanmasına vesile oldu.

Bu sorular başvurumun reddedilmesine cevap aramak amacını taşımıyordu. İnsan davranışlarının derinlerinde kendisine yer bulan ve çoğu zaman fark etmeksizin tepkilerimize dönüşen bir varsayımla ilgiliydi. Nihayetinde de beni şu soruyla buluşturuyordu.
İnsan bir pozisyon için gerçekten “fazla nitelikli” olabilir mi; yoksa aslında değerlendiren kişinin varsayımlarıyla mı etiketlenir?
Bu sorunun işaret ettiği hususları, kendimden soyutlayarak ve görüşlerimi nesnel bir zeminde irdeleyerek ortaya koymaya çalışacağım.
Bir özgeçmiş, iş başvurusu yapan kişinin gerçek beklentilerini ve önceliklerini işverene aktarmakta ne kadar etkilidir?
Daha da önemlisi, söz konusu özgeçmişi inceleyen birini varsayımlarda bulunmaya iten sebepler nelerdir?
Tüm bu sorular silsilesinin aslında şu soruya yakınsadığını görüyorum.
Önümüzde duran verilerle nesnel bir değerlendirme yapmak yerine öznel bir varsayımda bulunduğumuzu neden fark etmiyoruz?
Yukarıda aktardığım mesajın içeriğine baktığımda, özgeçmişi inceleyen kişinin, başvuruyu yapanın beklentileri, tercihleri, öncelikleri gibi kritik olarak değerlendirilebilecek hususlarla ilgili öznel kabuller üzerinden hareket etmiş olduğu izlenimi ediniyorum.
“Nitelikleri iyi, öyleyse ücret beklentisi yüksektir; bu iş onu motive etmez; çabuk sıkılır ve ayrılır…” gibi bir varsayımlar zinciri mi söz konusu olan?
İşte bu noktada, karşımızdaki insan hakkında bildiklerimizle onun hakkında düşündüklerimiz arasındaki belirsiz sınırda buluyoruz kendimizi.
Bir özgeçmiş, sahibi hakkında nesnel veriler içerir. Çalıştığı şirketler, iş sonuçları, yetkinlikler, beceriler… Ancak görülüyor ki, aynı özgeçmiş kimi durumlarda inceleyen tarafın bu verilerden çıkardığı anlam üzerinden varsayımlar üretmesine de zemin hazırlayabilir. Daha da ilginci, verilecek nihai karar aslında bu varsayımlara dayanabilir.
Bu noktada durup bulunduğumuz yeri biraz daha derinlemesine kazmaya başladığımızda ulaşabileceğimiz katmanlar neler olabilir?
Bir kişinin kariyer geçmişinin niteliksel ve niceliksel sonuçlarına, mesleki bilgi ve becerilerine bakılarak geleceğe ilişkin varsayımlarda bulunmanın ne kadar sağlıklı bir yaklaşım olacağını düşünmeden edemiyorum. Burada, işin gerektirdiği teknik nitelikler, uzmanlık ve tecrübe gibi adayın söz konusu işi yapmaya ne kadar yeterli olduğunu belirleyen unsurların hali hazırda sağlanmakta olduğu noktasından hareket ettiğimi belirtmekte fayda görüyorum.
Başvuru sahibini değerlendirirken onun “üstün nitelikli” olduğunu ifade etmek, aslında ilişkin pozisyonun ihtiyaç duyduğu nitelik seviyesinin o kadar da yüksek olmadığını hissettiriyor. Bu da kendi içinde bir çelişki barındırıyormuş gibi duyuluyor.
Özgeçmiş bu kadar zenginken inceleyen kişide, neden bu pozisyona başvurulduğu hakkında bir merak uyanmamış olması da bir başka düşündürücü husus.
Sanırım insan zihni, eksik bulduğu noktaları kendi cevaplamaya veya boşlukları bizzat doldurmaya eğilimli bir yapıya sahip. Durum böyleyse soru sormaksızın kendi cevaplarımızı üretme kolaylığına sığınıyor da olabiliriz.
Bu durumla yalnızca işe alım süreçlerinde karşılaşmıyoruz. Hayatta insanlarla kurduğumuz ilişkiler çerçevesinde kimi zaman varsayımlar yoluyla kendi cevaplarımızı veriyor olduğumuzu gözlemliyorum.
Bunu hepimiz bir şekilde yapıyoruz. Karşılaştığımız bir insanı, olayı veya durumu nesnel bir yaklaşımla değerlendirmek yerine çoğu zaman farkında olmaksızın kişisel algı süzgecimizden geçirerek yorumladığımızı ve ona anlam yüklediğimizi düşünüyorum.
Anlamlandırma ihtiyacımızın en temelinde ne yatıyor olabilir? Bu durumu sadece zihne atfettiklerimiz ile açıklamak ne kadar mümkün?
Daha da önemlisi, hayatımız boyunca kaç kişiyi gerçekten tanıdık; kaç kişiyi sadece varsayımlarımız üzerinden değerlendirdik?
Fotoğraf: Lalesh Aldarwish | Pexels
