Yanlış anımsamıyorsam 2013 yılıydı. Çalıştığım şirketin müşteri tesislerinde faaliyet gösteren (diğer bir ifadeyle yerinde hizmet veren) bir ekibi yöneticiliğini yapmakta olduğum bölümün bünyesine katılmıştı ve ekip idari olarak bana bağlı çalışmaya başlamıştı.
Ekibin uğraşmakta olduğu işlerin genel çerçevesine ilişkin bilgim, şirket tanıtım sunumlarında yer alan ve ayrıntılı görsellerle desteklenen açıklamalardan ibaretti. Bununla birlikte, sunum dosyasında anlatılanlar o kadar ikna ediciydi ki, çözümleyici düşünme becerisine sahip olmakla övünen ben bile kendimi yapılmakta olan işlere vakıf hissetmiş ve daha fazlasını sorgulama zahmetine girmemiştim.
Ekiple tanışmaya ilk gittiğim gün, genel bir tanışma toplantısı yapmakla yetindiğimi çok net hatırlıyorum. İdari gereksinimleriyle ilgilenmiş, ancak gerçekte ne yapılmakta olduğunu sorgulama ihtiyacı duymamıştım. Biliyordum ya! Hafızamdan çağırıp o günü yeniden yaşadığımda aslında kendi yönetsel varlığımı duyurmaktan öteye gitmemiş olduğumu şimdi çok net görüyorum.
“Sunmakta olduğumuz hizmetle müşterimiz için nasıl bir değer üretiyoruz?”
“Yapmakta olduğumuz işlerle kendi şirketimize hangi kabiliyetleri kazandırıyoruz?”
“Ekip neye ihtiyaç duyuyor?”
“Sunduğumuz hizmetin kalitesini yükseltmek, değerini artırmak, farklılaştırmak adına nelere ihtiyacımız var?”
“Müşterimizin bu işler için bizden başka bir hizmet sağlayıcıya gitme olasılığı ne kadar? Bugüne kadar gitmediyse bundan sonra da gitmemesini nasıl sağlayacağız?”
… ve benzeri soruları sormamış olmamın aslında o dönem yaşamakta olduğum yanılsama tuzağının göstergeleri olduğunun farkına çok sonra ve ne yazık ki iş işten geçtikten sonra vardım. ‘Ne oldu da iş işten geçti’nin ayrıntılarına girmem doğru olmadığından tecrübemin bu boyutunu burada noktalıyorum. Söyleyebileceğim tek şey, bu soruları daha en baştan sormuş olsaydım ‘uykudan uyanabilecek’ olduğum. Demek ki, uyku tatlı gelmiş!
Deneyimlediğim durumun en az yukarıda özetlediğim kadar önemli bir başka boyutundan daha bahsetmek istiyorum. O da aşağıdaki en temel ve can alıcı soruları daha en başta sormamış olmam.
“Ben ne biliyorum?”
“Bildiklerimi nereden öğrendim?”
“Bildiklerim bana büyük resmi gösteriyor mu?”
“Büyük resimde ne var?”
Soruları çoğaltmak, çeşitlendirmek mümkün. Dip toplamı aynı sonuca varacağından bunlarla yetineyim ve tüm bu soruların özünü tek bir kelimeyle ifade edeyim. Hakikat benim yaşamış olduğum durum için işte bu kelimede anlam buluyor.
“BİLMİYORUM!”
Bu iki gruptaki sorular, “BİLMİYORUM” diye adlandırmamın çok da yanlış olmayacağı deneyim madalyonunun iki yüzüne kazınmış durumda. Madalyonu, her iki yüzünü de göreceğim şekilde dikey muhafaza etmeye gayret ediyorum ve çevirip her iki yüzüne de bakmayı ihmal etmiyorum.
Etmiyorum ki, “Bilmiyorum” diyerek ÖĞRENME yolculuğumda kalabileyim.
Fotoğraf: Jakub Kriz | Unsplash
Bu yazım ilk olarak 26 Nisan 2021 tarihinde Linkedin’de yayımlandı.
https://www.linkedin.com/pulse/bilmiyorum-diyebilmek-unal-elbeyli
